Mardin (3029 Km)

Başlıktan da anlaşılacağı üzere, bu yazının ana konusu Mardin. Tabii ki yolda yaşanıyor hayat fakat hep transit geçiş yaptım. 
Rota : Bursa -> Adana -> Mardin -> Mersin -> Bursa şeklinde gerçekleşti. 
Tarihler : 23 Haziran 2017 – 3 Temmuz 2017

Dikkat! Bu gezi mevsimsel ve bölgesel sebeplerden dolayı SICAK daha da SICAK olacak şeklindedir. Bir çok kez sıcak sebebi ile ağladığımı ve isyan ettiğimi görebilirsiniz!

Bu gezimin 2 ana amacı vardı :
1 : Yöresel Lezzetler
2 : Mardin’deki belirli başlı tarihi yapıları keşfetmek.

Bu gezimde ilk defa çadır ve kamp ekipmanlarımı yanıma almadım (1000km+ gezi diyelim). Biraz garip hissettirdi doğrusu. Hani evden çıkarsın ve içine sanki cüzdanı evde unuttuğun hissi gelir ya; yol boyunca eksiklik hissi vardı içimde hep. Sanki cep telefonum evde kalmış ve benim 112’yi aramam gerekiyordu… işte aynen öyle bir his.

Hazır mıyız? Başlıyoruz!

1.Gün : Odometrede 57.570 km ile açılışı yaptım. Gece saat sabaha karşı 04:00, kontağı çevirdim. Yola çıkarken nerede duracağım yada nerede pes edeceğime dair hiç bir fikrim olmadan yol aldım.

Yanıma kamp ekipmanlarımı almadığım için hafif seyahat ediyordum. Bileğimi her çevirdiğimde canımın yarısı KLE500 tam tepki veriyordu. Kondisyon güzel, bakımları tam 🙂 Normal şartlar altında yan çantalar ile birlikte türbülans etkisini ancak 160km/s hızdan sonra yaşıyordum, bu da çok problem değildi açıkçası.

Saatler 12:00’ı gösterdiğinde ben Konya’yı geçmiş, Adana’ya 340km mesafedeydim. Havanın sıcaklığı ile birlikte yorgunluk çökmeye başlamış ve sevgili böcekler ise vizörü doldurmaya başladı. İlk günün sonuna kadar yaklaşık 5 kez vizörü temizledim.

 

Ulukışla’dan otobana girmeden önce bir benzin istasyonunda durdum. Sıfırı tükettiğimi hissediyorum ve sıcak çekilmez bir hal almış durumda. O anda henüz 750km olmuş ve ben sabah Urfa hayali ile çıkmıştım yola. Saat 14:00. Önce botlarımı çıkardım. Bitmiş olan suyumu doldurdum. Atıştıracak bir şeyler aldım fakat yok, uyku bastırıyor ve ben dayanamıyorum. Daha karanlık çökmesine çok var, gün bitmedi ama ben bittim modundayım. Sonra baktım ki, benzinlikte yeşil, ağaçlık, gölgelik bir alan var. Motosikleti kilitledim. Montumu ve kaskımı yanıma aldım montu çimlere yaydım ve saatimi 1 saat sonrasına ayarlayıp bir güzel uyudum. Kalktığımda biraz toparlandığımı hissediyordum ve yola devam ettim.

  

Yolun kalan kısmını bol molalı ve yavaş şekilde giderek saat 18:00 civarında Adana’ya ulaştım. Kalacak yer için rezervasyon yaptırmamıştım. İlk bulduğum otel Divan Otel Adana oldu ve direk rezervasyonu yaparak otele geçtim. Git, oteli bul, yerleş duş al, dışarı çık saat 20:18 oldu 🙂

871 Km gün sonu

Adana… Et sever misiniz? Farklı tatlar tatmak ister misiniz? Adana’ya Hoşgeldiniz!! Hayatımda ilk defa Adana’dayım ve karnım aç!!! Hemde çok aç! Tam yerindeyim sanırım? 🙂

Tavsiye ile şurayı buldum.

Başlangıç : Siparişinizi veriyorsunuz (İlk önce ciğer sipariş ettim) direk olarak bu mezeler önünüze geliyor ve şöyle bir şey varmış, ben sonradan öğrendim. Eğer yemeğinizi bitirip, farklı bir şey sipariş eder iseniz, mezeler yenileniyor!! 🙂 Gece olmasından dolayı görseller çok kaliteli çıkmamış olabilir, kusura bakmayın.

 

Sonra dedim ki, ben çok açım, harbiden açım. Doymadım. “Adana’ya gidip, Adana Kebap yemez isem beni döverler mi?” dedim. Terlikle kovalarlar dediler.

Gelelim ayrıntılara :

  • Öncelikle mezelerin ve salataların tamamına (orada yeşillik diyorlar) nar ekşisi dökün. Her masada mevcut.
  • Çatal ile falan uğraşmayın, ters ters bakıyorlar. El ile gömülün.
  • Kimyonsuz kesinlikle ciğere el dahi sürmeyin. Ciğeri önce güzelce lavaşın içerisine çekip şişten kurtarın. Mümkün ise tek lavaşa iki şiş yapın ve üzerine güzelce kimyon ekleyin.
  • Adana Kebap , Adana’da yenirmiş. Bunu öğrendim. Başka söze gerek yok. Başka yerde yemeye de gerek yok.
  • Lezzet? Anlatılmaz yaşanır.

Sıradaki : abartmıyorum, en az 5 yıldır aklımda olan ve tatmak istediğim bir lezzet var. Türkiye’de sadece Adana’da yapılıyor. : Şırdan
Görünüş itibari ile çok güzel görünmüyor olabilir ama lezzetini nasıl anlatabilirim gerçekten bilmiyorum. Öncelikle kesinlikle sert değil. Gayet yumuşak ve yenilebilir bir yapısı mevcut. Koku olarak tiksindirici bir koku kesinlikle mevcut değil. Daha önce işkembe dolması yediniz mi bilmiyorum fakat tadı ona benziyor ancak daha yoğun lezzet var. En azından belki işkembe çorbası içmişsinizdir, işkembe gibi sert bir yapı yok o nedenle yeniş tarzı uğraştırıcı değil, çiğnemek ile çok zaman kaybetmiyorsunuz.

Ayrıntılar :

  • Şırdan ilk geldiğinde önce üzerindeki ipi çekerek alın (içine konulan harç (pirinç) sonrası keseyi kapatmak için dikiliyor)
  • Yine masada bulunan kimyon ile güzelce, altını üstünü her tarafını kimyonlayın.
  • Tercihen acı (pul biber) ekleyebilirsiniz. Ben seviyorum ve acısız kesinlikle yemem böyle şeyleri 🙂
  • Önemli!! : Şırdan direk tencereden çıktığı gibi önünüze gelir, bu nedenle çok sıcak oluyor. Ben ilk seferinde ağzımı yaktım. Biraz sabır edip, beklerseniz çok daha keyifli oluyor 🙂

2.Gün : Sabah 07:00 Divan Otel’den ayrıldım.

Benzinlik ararken Seyhan nehrini buldum 🙂 ve o kadar Fütursuzca takılıyorum ki, oranın Seyhan nehri olduğunu eve geldikten sonra öğrendim. (Foto çekerken, aaa manzara ne güzel dur şurada bi foto alayım şekilde gelişti olay.) Sabahın köründe oraya gelip fotoğraf çeken bu yabancıyı izleyen meraklı Adana’lıları ise unutmayacağım. 🙂

 

Buyrun bir Fütrusuzca hareket daha… Yine “Manzara ne güzel” diyerek durduğum bir yer. Sonradan öğrendim Nurdağı oluyormuş burası.

 

Hedef neresiydi tam olarak? Hmm doğru Mardin’e gidiyorduk. Sevgi neydi? Güzellik nasıl tanımlanır? Kime göre? Kriterleri var mıdır? Kalıplaştırılmış, kriterleri belirlenmiş yaşamlara sıkışmalı mıyız? Bize biçilmiş rollere göre mi yaşamalıyız? Özgürlük nasıl tanımlanır? Tanımlanmalı mıdır özgürlük? Paradoks değil mi bu! Özgürlüğü tanımlamak zorunda kalıyor isek, nasıl özgür olabiliriz?  Boş ver şimdi bunları, yol yapmak için buradayım.  Gitme diyenlere inat, Terör diyerek, güvenlik diyerek, kafayı sıyıran paranoyaklara inat. İnsan insandan korkuyor ise yaşamamalıdır bence. Hoşgörü şehrine doğru yol alıyorum. Medeniyetler beşiğine gidiyorum. Ben yol aldıkça, yolda beni almaya devam ediyor.

Şuraya bir Fırat nehri, onun üzerine de KLE500 koyalım. Karşı tepeler Şanlıurfa. Fotoğraflar Gaziantep topraklarından çekilmiştir. 🙂

 

Urfa Viranşehir’deyim. Kaskım, kıyafetlerim, vizörüm, motosikletim, çantalarım böcek ölüsü ile doldu. Motosikletimin adını “BugPunisher” mı koysam acaba? Olmaz! o benim Tırtıl’ım. Caterpillar. 

 

Gaziantep’i geçtikten sonra, aslında tam olarak Fırat nehrinin üzerinden geçtikten sonra diyebiliriz. Urfa kendini sıcağı ile birlikte hissettirdi. Lakin, şöyle komik bir durum var ki, akıllara zarar. Her gezisinde hava durumunu kontrol eden ben, bu gezide hiç hava durumuna bakmadan yola çıktım ve kafamda şöyle bir algı var “Henüz haziranın sonu daha Temmuz gelmedi, ne kadar sıcak olabilir ki? Olsa olsa 32-33°C “

“Ne kadar sıcak olabilir ki mi?”  
“Padon 32-33 °C mi demiştiniz? Özür dilerim işitemedim” dedi, Şanlıurfa bana…

Mola vermeden önce göz altlarım ve yanaklarım terlemişti, biraz soğuk(!) hava gelsin diye seyir halindeyken vizörümü açtım, O sıcak ve kuru havanın ısınmış asfalttan yansıması ile birlikte yanaklarımda bir yanma hissi oluştu, “ne oluyor?!?” demeye kalmadan, kızgın havadan yanaklarım yanıyordu!!! Artık bırakın saat başı mola vermeyi, 160km civarında yolum kalmış olmasına karşın 40-50km’de bir duruyor, baştan aşağı kendimi soğuk su ile ıslatıyor ve o şekilde yola devam ediyordum. Hal böyle olunca yol bitmiyordu.

Hmm bu arada sıcaklık kaç derece miydi? Gölgede 42°C , yoldaki sıcaklığı sen düşün. Öptüm. Bye.
Lakin üzülmüyorum, pişman da değilim, çünkü tecrübe etmiş oldum ve halimden sonuç itibari ile memnunum (çok memnunum 🙂 )

Ve işte karşınızda Mardin. Mardin tabelasını görünce foto çekmeden önce durdum hemen orada, yol kenarında. Motosikletten inmedim dahi. Sadece kaskı ve eldivenleri çıkartıp hemen bir sigara yaktım. Mardin’e karşı sigara içtim. “İşte geldim!” dercesine duruyordum orada.

  

553 Km Gün sonu

Aslını sorar iseniz , amacım kesinlikle yediklerimi paylaşmak değildi. Fakat uzun zamandır aklımda olan bir hashtag vardı #gömegömeanadolu , hem bu olayı kafamdan çıkartmak hem de böyle kısa bir gezide işi bitirip, olayı fazla uzatmadan, abartmadan hevesimi almak istiyordum.

İlk günün sonunda beni akşam yemeğinde Çiğ Köfte ve Mardin kebabı karşıladı.

 

Şöyle bir gelenek varmış Mardin’de. Bayramın ilk günü hiç bir evde çay demlenmez, kahvaltılık hazırlanmaz. O güne özel yemek yapılır. Bu yapılan yemekte geleneksel bir tat olmalıdır. Yazılı olmayan kurallar, uygulayan insanlar. Benim için çok anlam ifade etmese de , farklı bir şey ve ilgimi çekiyor 🙂

Bu görmekte olduğunuz kütle, Kaburga Dolması. Önce kızartılır, sonra haşlanır v.s. v.s. detayını bende pek bilmiyorum, uzman gömücü tim olarak gittiğim için ilgilenmiyorum da pek artık 🙂 Etin pişmiş olduğu suyuda kasede yanına servis ederler, et suyundan azar azar alır, yiyeceğiniz bölümdeki pilav&et karşımının üzerine döker, sonra kaşığınıza alıp yersiniz. Bunu her  lokmanızda yada 2-3 lokmanızda bir tekrarlarsınız. Tamamını tüm tabağa döküp tüketemezsiniz çünkü et suyu soğur ve lezzet alamazsınız. Kısaca o et suyu sıcak olacak.

   

Mardin’in genel olarak bu noktadan fotoğrafı çekilir ve özellikle geceleri çekilir fakat bana göre zaten klişe olan bu hareketi yapmak istemedim. En kötü zaman olan akşam üzeri gittim. Yine de güzeldi bence 🙂 Bu noktaya ulaşmak için eski Mardin’e girip, Şırnak yoluna yöneliyorsunuz. Mardin Ceza evine gelmeden 1 km kadar geride bu nokta.

    

Mezopotamya yanıyor! İnsanların hırsına çok güzel bir örnektir bu anız yakma olayı. Aslında o kadar kötü bir olaydır ki zararları çok büyük. Toprağa zarar verir, çünkü anız yandığı için toprağın içinde eriyerek ona doğal gübre görevini yapamaz.  Canlıları öldürür (tarladaki fareler, böcekler v.s. bütün habitat) , Havayı kirletir. Can ve mal kaybına yol açar. Bu gecenin sabahında aldığım bir haber “Anız dumanından dolayı görüş mesafenin sıfıra inmesi nedeni ile 9 araç zincirleme kazaya karışmış ve 2 kişi hayatını kaybetmiş” ve evet siz bunu o sizin ponçik TV’lerinizdeki , güzel hanımların sunduğu miiikemmeel haber programlarında görememişsinizdir. Neden mi yakıyorlar? Daha kısa sürede tekrar ekip, ikinci hasatı alabilmek için. Toprağın kendini yenilemesine dahi fırsat vermiyoruz çünkü daha çok para kazanmamız lazım. Lanet olsun bize….

 

Bu aşağıda görmüş olduğunuz mimari bir çok eski tip mardin evinde ve medreselerde mevcuttur. Bir su kaynağı 7/24 akıyor. elektirik gücü, pompa falan yok, direk kaynak. sonra su o kubbeli yapının içindeki kanaldan geçiyor, o alanı serinletiyor ve kuru mardin havasını hafifte olsa nemlendiriyor. Su içilebiliyor. Sonra bu su devamında bir havuza doluyor. Havuzda biriken su daha sonra evin devamındaki araziyi sulamakta kullanılarak tarım imkanı sağlıyor. Bu yapıların o kadar da yeni olmadığı anlaşılıyordur sanırım. Görüntüler çok güzel görünmüyor olabilir, yapı bakımlı da değil zaten. Özellikle sizlere restorasyon yapılmamış bir yapıyı, orjinal hali ile göstermek istedim. 

Güneş’in kızılı, gök yüzünün mavisi ve yer yüzünün siyahı. Keşke profesyonel bir fotoğraf makinam olsaydı dediğim anlardan birisidir bu. Ona da sıra gelecek 🙂

Karşınızda Kırklar Kilisesi. Mardin Hristiyanlarının çoğunluğu süryanidir. Bu kilise de artık ayin yapılmamaktadır ve gelen ziyaretçilere özel olarak bir görevli refakat ederek kilisenin içini dolaştırmaktadır. Şehir merkezinde ve görülmesi gereken yerlerdendir. Kilisenin içerisinde fotoğraf ve video çekmek yasak olduğu için iç mekandan size görsel sunamıyorum. İç mekanda tarihi eser olarak nitelendirilen tablolar, inciller ve tabii ki özellikle bu kiliseye ismini veren Kadim Kırklar tablosu bulunmaktadır.

Mardin’in ünlü dar sokakları. Daha sonra motosiklet ile girebilmek için fizibilite çalışması yapıyorum 🙂

Kahve sever misiniz? Mardin’e gelmiş iseniz ve kahve seviyor iseniz, süper. Hiç fazla uğraşmayın, Mardin müzesinin yanındaki küçük çardaktan bir kahve söyleyin kendinize. Bayılacaksınız. Müze kapalı olduğu için gezemedim 🙁

Mardin Kız Meslek Lisesi. Başlı başına bir eser. Her bir noktası, her bir taşı tarih. Artık lise olarak hizmet vermiyor fakat akşam sanat okulu olarak kullanılıyor. Son fotoğrafta göreceğiniz tam arkasındaki tepe ise Mardin Kalesi. Askeri bölge olduğu için giriş yasak.

Hoşgörü demiştim değil mi? Hoşgörü , kültür ile gelir. Kültür ise ya kitap okuyarak/eğitim alarak kazanılır yada gezerek. Mardin okuyor. En azından okuyanlar var. Burası bir Cafe & Bar & Kütüphane. İsmi önemli değil, arayın bulun 🙂

1385 yılında inşa edilmiş olan Zinciriye medresesi. Desenler ve taş işçiliği mükemmel. Mardin ovasını en geniş ve en rahat şekilde görebileceğiniz yerlerden. Mardin Kalesine en yakın noktalardan biri.

 

Hemen burada bir es vererek en nefret ettiğim olaylardan birini anlatmak istiyorum. Selfie Manyağı Minnoş Kızlarımız. Tarihi mekanı gezmeye gelmişsin, etrafına bak! Hayır! o kamerada sürekli kendine bakıyor ve arka fona eseri alarak şapşal şapşal hareketler ile selfie yapıyor. 1,2,3,4,5,6…. sonsuz tane selfie çekiyor. Çünkü hiç bir şeyi beğenmediği gibi kendisini de beğenmiyor, öz güven sıfır, ego tavan. Fotolar arasından en güzelini seçecek. Kapı kubbesinin fotoğrafını çekmek istiyorum ama fırsat yok. Minnoş kızlar selfie peşinde. Bekledim… 2dk. Bekledim 3dk. Bekledim 4dk. Olacak gibi değil. Selfie bitti, boy fotoğraflarına başladı minnoşlar.(W.. th.. fuck!!) Dayanamadım. “Hanım efendiler, 15 saniye kadar müsade edebilir misiniz lütfen, şuranın bir kare fotoğrafını alıp kaçacağım” dedim. Ancak o şekilde fotoğraf çekmeme fırsat verdiler, teşekkür ettim ve kubbenin fotoğrafını aldım. Bu tipler ile gittiğim her yerde karşılaşıyorum. Doğu, Batı, Kuzey, Güney fark etmez. Benim için insan, eğer fotoğrafın ana karakteri değil ise, yapının, eserin güzelliğini bozan asalaktan başka bir şey değildir.

e şimdi tabii ki o kadar gezdikten sonra insan ister istemez acıkıyor 🙂 Menüde, Saç kavurma, Mardin Kebabı , Soğuk Aş (Lebeniye) ve Ayran var. mekanın adı Antik Sur Restoranı , lezzetler güzel, mekan süper, hizmet kalitesi sıfır 🙂

Ertesi günün sabahında, rotamda Deyrulzafaran Manastırı ve Dara Antik Kenti var.

Deyrulzafaran Manastırı : M.Ö. 2000 yılında Aramiler tarafından pagan inanışlar doğrultusunda burada ilk yapı inşa edilmiş. İnançar değiştikçe yapı da gelişmiş ve değişmiş. Bugün halen aktif bir şekilde eğitim verilen ve ayin yapılan manastır misyonuna hizmet etmeye devam ediyor. 

Burası manastırın yöneticilerinin öldükten sonra sıra ile defnedildikleri alan. Tavan normalde altın kaplamalar ile süslenmiş durumdaymış fakat Moğol istilası zamanında altını eriterek almak için ortada büyük bir ateş yakılmış ve tüm işlemeler eritilerek sökülmüş.

Kapı tamamen çivisiz bir birine geçme şekilde işlenerek yapılmış.

Manastırın ayin yapılan kilise bölümü.

Manastırın avlusunda su ihtiyacını karşılamak için 2 adet kuyu bulunuyor. Halen işlevsel ve kullanılıyorlar.

  

Dara Antik Kentine doğru yoldayım. Hiç bir şey yok 🙂 Hiçlik ve yokluk duygusu doluyor bedenime. O ne güzel şeydir. Hiç olmak.

Yol kenarında bir tarla başında bu çardağı gördüm. 3 kişi hiç, kilometrelerce hiç ağaç görmediğim yolda, bu gölgelikte oturuyorlar.  Acur (Kelek) var mı diye sordum. Olmaz mı? 🙂  Hiçliğin ortasında yetişen bir şeyler var. Sıcağa ve susuzluğa karşı dim dik savaşını veriyor. Görebilmek ve verilen subliminal mesajı anlayabilmek lazım.

3 bin yıllık Dara antik kentini biraz geçer iseniz, halkın “Zindan” olarak adlandırdığı bu su sarnıcına ulaşıyorsunuz. Su sarnıcı Roma döneminde yapılmış. 25 metre yükseklikte ve kazı çalışmaları henüz tamamlanmamış. Daha da derine indiği tahmin ediliyor. Dışarısı ne kadar sıcak olursa olsun, içeri girdiğinizde üşüyorsunuz. Dışarı çıktığınızda ise o havzada yetişen koyunların verdiği sütten yapılan yoğurdun ve ayranın tadına bakmayı unutmayın 🙂

Ve işte o 3 bin yıllık tarihe sahip Dara Antik Kenti. Ayrıca 2009 yılında bulunmuş ve kazı çalışmaların devam ettiği 3000 kişilik toplu mezarda var. İnsan, ortama en iyi uyum sağlayabilen canlı. Böyle zorlu koşullarda bile yaşamlarını devam ettirmeyi başarabilmişler. Taş işçiliği yine dillere destan. Özellikle toplu mezarın girişindeki işlemeler. Yine bir kaç farklı dine ait izler taşıyor bu antik şehir.

       

       

Ve akşam yemeği, Sembusek. Türkçe’si yok. Sembusek adı. Onlar öyle adlandırıyor. Lahmacun’un kapalı hali fakat hamuru yumuşak. İçine bol miktarda kıymalı harç konularak taş fırında üzerine yumurta sürülerek pişiriliyor. Kankası ise tabii ki ayran. İnsanın yedikçe yiyesi geliyor 🙂

Geri dönüş yoluna çıkmadan önce Mardin’de son günüm. Fizibilite çalışmasını yaptım ve artık Mardin’in dar sokaklarına motosikletim ile girerek huzur bozma çalışmalarını başlatabilirim 🙂 Şaşkın bakışlı amcalar mı istemezsin, sesi duyup ne oluyor diye evinden çıkan mı istemezsin, yoksa egzos patlamasından korkan mı istemezsin, hepsi var 🙂 Tabii ki video çekimi yaptım. Yazının sonuna ekleyeceğim.

Mardin’deki kültür gezimin son durağı Kasımiye Medresesi, daha önceleri benim de kan bağım bulunan kişiler (dedelerime) tarafından yönetilmiş/eğitim verilmiş bu medrese şimdilerde Kültür Bakanlığına devir edilmiş durumda. 

Artuklular döneminde yapımına başlanan medresenin inşası Timur dönemindeki Moğol saldırıları nedeniyle yarım kalmış, 15. yüzyılın sonlarında Akkoyunlu sultanı Kasım ibn Cihangir döneminde tamamlanmıştır. Tamamen taş işçiliği ile süslenmiştir. Gayet sade ve mükemmeldir. yine yazımın başlarında belirttiğim gibi su kaynağı ve havuz mevcuttur. Üst katlara daha önce çıkılabiliyordu fakat şu an yasaklanmış durumda.

Bugünün sonu ise Etli Ekmek ile yapıldı. Anadolu’da bir çok versiyonu olan bu gıdanın Mardin versiyonunda kıyma ve baharat hamur ile karıştırılarak taş fırında pişiriliyor. Gayet sade , basit ve lezzetli 🙂 Kankası tabii ki yine Ayran. 

Mardin Özeti : Farklı dinler, farklı kültürler hepsi bir arada. Ahenk içerisinde dans ediyor. Hoşgörü, misafir perverlik sonuna kadar yaşanıyor. Güvenlik? Güldürmeyin beni…

Mardin’den ayrılık vakti geldi. Sıcaktan fazla etkilenmemek için gece karanlığında yola çıktım. Viranşehir’e geldiğimde bu pisicikler karşıladı beni. Karşılıklı bakıştık 🙂

Mardin’e giderken aklımda kalan katmer bu sefer aklımda kalmamalıydı. Şehir içine girmesi, mekanı bulması , yemesi ve çıkması tam 3 saat zaman kaybettirdi fakat buna değdi. Sabah kahvaltısında tüketilen Katmer için Mardin’den Gaziantep’e 330km yolu kahvaltı yapmadan aç bir şekilde gittim, buna rağmen tamamını bitirmek mümkün olmadı. Aşırı doyurucu.

Hedef Silifke/Mersin.. O nasıl sıcak?! O nasıl nem?! Botun içindeki ayaklarım ter ile birlikte kaynıyor! 
Şu fotoğrafların hikayesini anlatayım. Yine Fütursuzca gezen ben, orada bir kale olduğuna dair en küçük fikrim bile olmadan ilerliyorum. Tabii ki kale diğer şeride yakın, ben karşı şeritteyim. Kaleyi gördüm. Fotoğraf çekmem lazım dedim. O sıcakta, kavşak buldum, döndüm, yol kenarında durdum, trafiğin bitmesini bekledim (ileride lambalar var ve ben kırmızı ışık bekliyorum) trafik bitince motosikletten indim, fotoğrafları hızlıca ve acele olarak çektim ve trafik tekrar başlamadan motosiklete bindim. Çok başarılı olmadılar belki ama yaptım! 🙂

Silifke’nin Yoğurdu, Ah Seni Kimler Doğurdu. (Dikkat! yine ters yöndeyim 🙂 )

Silifke Kalesine gittim, girmek yasak dediler. (Bu gezide çok fazla yasak vardı!  😐 😐 😐 ) Silifke ile ilgili hatırladığım tek şey sıcak, öldürücü sıcak ve nem! Dışarıda durmak imkansız!!!! hiç bir şey yapmadım Silifke’de. Zaten arkadaşlar vardı onları ziyaret etmek istedim. Sıcaktan dolayı hep birlikte hiç bir şey yapmadan oturduk 🙂

Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece, sıcaktan etkilenmemek için saat 03:00’da yola koyuldum. Sıcaklık 29°C!! Şaka mı bu? Silifke – Mut arası eminim çok güzeldir ben oralardan hep zifiri karanlıkta geçtiğim için hiç bir şey görmedim 🙁 hep sıcak yüzünden oldu bunlar 🙁 

Lakin Sertavul geçidine tırmandıkça hava soğudu ve biraz olsun rahatladım. İşte o geçitte, o serinlikte bir sigara daha yaktım 🙂

 

Yola çıkmadan 24 saat önce başıma gelenler :
Sol amortisör keçesi patladı
Km teli koptu.

İkisini de yola çıkmadan önce çözdüm.

Evimden daha uzaklaşalı 80km olmamıştı ki sol sinyalim düştü, duct tape ile yapıştırdım! ve o şekilde geziyi tamamladım. Bir gece önce ise kardeşim “abi o bantı neden alıyorsun ki, yani abartıyorsun bence, gerek yok taşımaya” demişti. Yapıştırma işlemini yapınca hemen fotoğrafını çektim gönderdim kendisine, imana geldi, saygı ile eğildi. Duct Tape Hazretleri çok faydalıdır, yanınızdan eksik etmeyiniz.

Gelelim Gezi Özetine :
3029 Km, 207,32 Litre Benzin (6,84 L/100 Km) , bir çok güzel anı, huzur ve tecrübe ile kazasız bir şekilde bunu da tamamladım. Yapılacaklar listemden bu maddeyi de siliyorum artık. 🙂

 

Bonus 1 : Bu şahsiyet Mısır Eşşeği (Katır değil) , çöp araçlarının girmediği Mardin’in dar sokaklarında Kadrolu Devlet Memuru olarak çalışır çöp toplarlar. Sordum, KPSS puanı yüksek olması gibi bir kriter yokmuş.

Bonus 2 : Video özet 🙂

 

 

 

Kimler Neler Demiş?

  Subscribe  
Bildir